SAFRAN HASADINA HOŞGELDİNİZ…

 

Safranbolu’ya gitmişliğim yoktu, sadece birçoğumuz gibi evleri güzel, gidip görmeli şeklinde kalıplaşmış bir cümleyle duymuşluğum vardı. Geçen hafta safran hasadı yapmaya gittim oralara, kalbimi bıraktım ve döndüm.

Mimarisinin kendine has güzelliği tartışılmaz. Şehrin saymakla bitmeyecek özelliklerinin yanı sıra sıcak samimi ve modern görüşlü insanı da bir o kadar kalbinizi fethediyor. Safranbolu, Unesco’nun dünya mirası ilan edilmiş bir şehir, iyi ki de öyle olmuş, çünkü kıymeti biliniyor, güzelce korunuyor.

Bu Safranbolu’daki safran hasadına katılmamız, Tohum İstanbul’un organize ettiği ve Nuxe markasının ev sahipliği yaptığı bir gezi sayesinde oldu.

Her anı dolu, katılanların hem şehrin ruhuna, hem de safran baharatına hayran kalacakları şekilde özenle programlanmış gezimizde bize doğma büyüme Safranbolu’lu olan rehberimiz Aytekin Kuş eşlik etti. Ama ne eşlik etmek, yolunuz oralara düşerse onu mutlaka bulun, ‘Gece kuşu’ lakaplı Kuş’un bilgi dolu anlatımı ve esprili dili , doğruya doğru geziyi ayrı bir boyuta taşıdı.

4,5 saatlik yolculuktan sonra nihayet Safranbolu’dayız, hava şansımıza günlük güneşlik, hemen hasada gidiyoruz, zira ertesi güne yağmur veriyor. Yağmurda hasad masad zor, güneşe dönüyor bir kere tüm çiçekler, yağmur sevmiyorlar, onları açık şekilde görmek için en doğru gün bugün.

Safran sarı renkli bir bitki olsa gerek diye düşünürken, o da ne, mor , dünya güzeli çiçeklerin olduğu bi tarlaya geldik. Meğer bu çiçeklere mor çiğdem deniyormuş. Peki safran nerede? Bu mor çiğdemin içerisinde 3 adet dişi 3 adet erkek denilen filiz var. İşte kadın olan kırmızılar safran . (Yine ne varsa kadınlar da var) Suya koyduğunuzda suyu sapsarı yapan kıpkırmızı filizler…

 

 

 

Dünyanın en pahalı baharatından bahsediyoruz. 1 gramı 25 TL eden, altın değerinde bir baharat. Tek bir çiçekten sadece 3 adet çıktığını düşünürseniz, gerçekten kıymetli. Rehberimiz Kuş’un dediği gibi ‘Burada yeni evlenenlere altın takmayız, safran iliştiririz yakalarına’

Yoldan geldik, hasat yaptık acıktık haliyle, hemen köy gözlemeleri ve yanında yayık ayranı servis edildi, ardından da safran çayı, sapsarı, fosforlu denecek kadar sarı. Tadı nasıl derseniz, nötr derim ama hücre yenileyici özelliği olmasından dolayı afiyetle içtik hepimiz. Şifa niyetine…

 

Yörükler köyüne doğru yola çıktık. Safranbolu’nun en eski ve dokusu korunmuş yerlerinden biri. 250 yıllık bir konağa davet edildik, konağın 8. Kuşak torunu bize eskilerde konakta yaşamı ve Rumlar tarafından yapılmış bu evlerin ne derece bir mimari başarı olduğunu, içerisinde sakladığı detayları bir bir anlattı. Mesela beni en etkileyen, oturma odasının tavanında bulununan, metal disko topu. Yanlış anlamayın yeni bir şey değil, tam tamına 250 yıllık bir metal top, Kubrick filmlerinden fırlamış bir detay gibi salonun tam ortasında. Çünkü sabah gün ışığını evde dağıtmak, akşam da mum ışığını etrafa yaymak için düşünülmüş. İnanılmaz değil mi?

Hasat sonrası otelimize doğru yola çıktık. Aman Tanrım o da ne? Gül Evi’ndeyiz, mimar karı koca Gül-İbrahim Canbulat tarafından yaratılmış, 4 adet eski Safranbolu konağının restore edilmiş hali. Eski dokusu korunmuş, modern dokunuşlarla süslenmiş, keyifli, huzurlu, geçmişte yolculuk yapıyorsunuz da bir gece orada kalacaksınız gibi hissettiren, adı üzerinde bir ev, Gül evi.

Otelin sahibi mimar İbrahim Canbulat aynı zamanda bir şef. Kendi elleriyle bize safranlı bir saray tatlısı olan Zerde yapımını da gösterdi

En güzel odalarından birinde kaldığım doğrudur. Her oda bir kadın adıyla taçlandırılmış. Oda Leyla benim şansıma. Leyla adına da bayılırım zaten. En tepedeki konakta üst odalardan biri. İçinde dönemin eski konaklarında var olan dolap içinde saklı banyo konsepti korunmuş. Bir bakıyorum banyom dolap görüntüsünün arkasında gizli. Ya ben buraya vuruldum, hem de çok fena.

Akşam Yemeği başlı başına bir olay. Gül Nar Restoran’dayız. Her yere eşinin adını vermiş, otelin sahibi İbrahim Bey’e hayran olmamak elde değil. Ayrıca 10 parmağında da 10 marifet. Bu sefer de bizzat mutfağa giriyor bizler için. Ve 15.-16. yy’a ait Osmanlı reçetelerinden bizlere yemekler pişiriyor. Her birinde safran dokunuşu olan tabaklar ve her tabağa eşlik eden Doluca’nın şarapları. Tanrım bu ne keyif.

 

SAFRAN YEMEKLE KALMADIK VE DE SÜRDÜK…

 

Tabi öyle saf halini değil. Sağolsun Nuxe, en güzel serilerinden biri olan Nuxuriance Ultra’nın ana içeriği safran olunca, herşey tam yerine oturdu. Safran iyi bir içerik. Yaşlanma karşıtı bakımda hücre yenileyici özelliği ile dikkat çekiyor. Nuxuriance Ultra serisinin içerisinde bulunan safran ne yazık ki cildin altına tek başına inemiyor bu yüzden markanın bu serisinde patentli özel bir teknoloji de kullanılmış. Bi floral isimli teknolojisi asansör görevi görüyor ve safranı cildin altına yolluyor.

Seri yaşlanma karşıtı bakım sunuyor, ürünlerin kokusu ve dokusu kullanmaya başladığınız andan itibaren sizleri etkileyecek cinsten. Göz ve dudak çevresi kremi, gece nemlendiricisi, bakım serumu, günlük bakım kremi’nden oluşan seri de bir de vücut kremi var. Öyle böyle bir krem değil. Anti-aging etkili bir vücut kremi. Özellikle de kışın kuruyan ve konforunu kaybeden ciltler için ideal. Dokusu ve elbette kokusu anlatılmaz yaşanır dedirtecek kadar iddialı.

Ertesi gün uyandık, yağmur başladı. Hava soğudu. Hem de ne soğumak, kış geldi bir anda. Cam Teras’a gidiyoruz. 85 mt’lik bir uçurumun üzerine kurulmuş bir teras burası. Yani aşağıya baktığınızda ayaklarınızın altında boşluk var.  Dünyada 2., Türkiye’ de ise ilk kez yapılmış bir yapı. Safranbolu bizi şaşırtmaya devam ediyor. Yolda giderken bir de tepe teklak dizayn edilmiş bir konak görüyoruz. Gelen turistlerin ilgisini çekmek için yaratılmış konağın içerisinde de herşey ters dizayn edilmiş.  

Yine keyifli ve yerel bir öğle yemeği ardından biraz da Safranbolu merkezinde  dolaşalım dedik, bakalım ne var ne yok. Kaymaklı, safranlı ve incirli lokumlarımızı oranın en eski lokumcusu olan aynı zamanda rehberimiz Aytekin Kuş’un kayınpederine ait İmren’den satın aldık. Dolaşırken, aklım fikrim ev eşyasında.Bayılırım ev eşyası almaya. Akşam yemeğinde servis edilen bakır tabakların peşine düştüm tabi, şansa karşıma çıktılar, ama kalaysız halde. Kalaycı Mustafa Bey merak etmeyin ben bunları pırıl ışıl yaparım İstanbul’a da yollarım demez mi? İnsanı sıcak, samimi, iş bitirici ve İstanbul’da görmediğim kadar da modern görüşlü, öyle bir acelemiz var ki otobüsümüz kalkacak, bana size whats app’tan adresi yazmanız yeterli demez mi? İstanbul’da Eminönü’nden bir şey eve yollatamazken Safranbolu’da kalaycı Mustafa Bey anında herşeyi halletti bile.

Gider ayak Havuzlu Konak’ta türk kahvesi keyfi de yaptık. Selamlık odasının orta yerine yapılmış olan havuz, odadaki devamlı çeşmeden akan su sesiyle içerde konuşulanların duyulmasını engelliyor.

İşte Safranbolu böyle geçti gitti. Tadı damağımda, anıları aklımda. Yine yeniden dönmek için sabırsızlanıyorum özellikle de kızlarıma göstermek ve anlatmak için.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir