MEYVE KİLO ALDIRIR MI?

Ne için yaptığını bile bilmeden diyet yapan, sağlıklı beslendiğini zannederek içerik kontrolünden yoksun bir şekilde kulaktan dolma bilgilerle beslenme programı uygulayan kişi sayısı giderek artıyor.

Her şeyin sorumlusu olan “görünüme ve ambalaja aldanış” furyası, kilo kontrolüne o kadar fazla negatif etkide bulunuyor ki, nasıl fit olacağımızı şaşırmış vaziyetteyiz. Sağlıklı bir yaşam sürmek için değil, 0 beden kıyafetlerin içine girmek için tüm bunları yapıyor olmamız da cabası.

Tüm bu “nasıl kilo verilir?” sorularının cevabı aslında oldukça basit. 

Sağlıklı yaşam teknikleri, zaman içerisinde tanımaya başladığınız vücudunuzun metabolik tepkileriyle birleştirince ve düzenli bir egzersiz programı uygulayınca, sağlıklı yaşam ve fit olma durumu size bir hediye gibi bahşediliyor aslında. Uzunca bir süredir bu yolda devam eden biri olarak ben bile dönüp sormaya başladım kendime : “Acaba bu yediğim meyve bana kilo aldırır mı?”

Akla soru düşmüştü bir kere, araştırmamak, yanıtlamaya çalışmamak olmazdı. Öncelikle kendimi gözlemlemeye başladım. Özellikle de şekeri bıraktığım ilk dönemlerde, tatlı kaçamağı yerine bir-iki porsiyon fazladan meyve tükettiğim zamanlar oldu. Ancak öte yandan normal beslenme düzenimde az ve öz besinler yemeye devam ediyordum. Anlayacağınız tek kaçamağım meyve idi.

Ne gözle görülür bir şişkinlik, ne de bir kilo artışı gözlemledim. Aksine fit bir vücuda doğru ilerleyen yolculuğum hala tüm güzelliğiyle devam ediyordu. Sonradan fark ettim ki, bu noktada doğru meyvenin doğru porsiyon ile yenilmesi de etkiliymiş. Örneğin bir muz yerine yarım muz yemeyi, yüksek şeker içerikli meyveler yerine çilek, kiraz gibi meyveleri tercih etmek gerektiği

Konuyu biraz daha detaylı araştırmaya başladım. Meyvenin kilo alma sorumlusu olarak gösterilmesindeki sebep nedir? Pek tabii ki içeriğindeki meyve şekeri olarak adlandırılan “fruktoz”

Fruktoz, glikoz gibi kana karışarak hücrelere enerji sağlanması ve fazlasının da karaciğerde depolanması gibi bir yöntem izlemiyor. Direkt olarak ince bağırsağımızdan emiliyor ve karaciğere geçiyor. Fazlası ise, trigliserid dediğimiz kan yağlarına dönüşüyor. Bu da demek oluyor ki, pek tabii ki şekere ihtiyacımız var, ancak kararlı miktarda ve doğru kaynaktan alım ile.

Karaciğerimizin günlük ortalama alması gereken fruktoz miktarı 15-20 gram civarında. Bunun da günde yaklaşık iki porsiyon meyveye tekabül ettiğini söyleyebiliriz, çünkü fruktoz yalnızca meyvede değil, gün içinde tükettiğimiz sebzelerde de düşük miktarda da olsa bulunuyor.

Fruktozu bu kadar kara tablo çizerek anmaya başlamamızın bir diğer sebebi ise abur cubur gıdalara bolca eklenen mısır şurubu. Birçok zararlı abur cuburun, ve kimi zaman “sağlıklı” gösterilen yiyeceklerin arkasındaki içerik bilgilerini okuduğunuzda gözünüze mısır şurubu ibaresi çarpar. Fruktoz bakımından oldukça zengin olan mısır şurubu, mısır nişastasının ayrıştırılmasıyla elde edilen bir içerik. Çok az miktarda glikoz da içeriyor ancak içeriğinin %80’e yakını fruktoz.

Maliyetinin glikozdan daha düşük olması ise birçok gıda maddesine eklenmesinin esas sebebi. Durum böyle olunca, meyvelerden aldığımız fruktoz ile mısır şurubundan elde edilen fruktozu aynı kefeye koymamız da çok normal. Bir noktada aynı temel yapı taşından meydana gelseler de, bahsi geçen abur cuburların içerdiği katkı maddeleri, yağ vb. gıdalar düşünülünce, vücudun ihtiyacı olan fruktozu bu tip gıdalardan almamız ve “düşük kalorili” oluşları ile de kendimizi kandırmamız işten bile değil.

Meselenin özüne gelirsek, meyveler hala masum, en azından doğal ortamından tükettiğimiz sürece yapay bir besin maddesi tüketmediğimiz bir gerçek. Ancak her şey gibi, fazla tüketildiğinde vücudumuzun dengesini bozuyor, hepsi bu.

Zaten doğadaki en sağlıklı ve en doğal besin bile, fazla tüketildiğinde vücudumuzun buna bir tepki verdiğini biliyoruz. O halde meyveye neden bu kadar yükleniyoruz?

Daha önceki yazımda da bahsettiğim gibi şekeri bırakmak çok basit, bunun için meyveden yardım almanız da çok olası. Ancak kendinizi “meyvenin ellerine bırakmayın” ve ona da bir sınırlama pek tabii ki getirin.

Özgür yaşam, sınırsız tükettiğinizde değil, tüketimin sınırlarını kendi ellerinizle çizebildiğinizde mümkün.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir